AnasayfaEski ParşömenSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Cennet Kokusu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Fyodor Nicolai Petrenko
Kaçak
Kaçak
avatar

Mesaj Sayısı : 15
Doğum tarihi : 11/04/91
Yaş : 26
Mücadele Tarafı : Yerimi bilmem, bilmem ne taraftayım Sesimi duymam ne zamandır Araftayım!
Sihirsel Soy : Safkan
Kayıt tarihi : 31/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
75/100  (75/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Cennet Kokusu   Çarş. Haz. 08, 2011 11:28 pm

Dinsizliğin dibine vurmuş biri olarak Ethan Jose kilisesinde ne işim olabilirdi ki? Belki de annemin o inanç safsatalarını yerinde görme merakım beni buraya kadar getirmişti. Belki de ayaklarım, biraz huzura ve sessizliğe ihtiyacımın olduğunu düşünüp beni buraya sürüklemişti. Kim bilir belki de herkesin aradığı İsa ile burada tanışmak ona hayatın güzelliklerini anlatıp artık daha fazla acı çekmesine gerek kalmadığını söylemek için buradaydım. Belki de her ne kadar inançsız olsam da Tanrı’ya söyleyeceklerim için gelmiştim bu sessiz kasabanın ihtişamlı kilisesine. Evet, aramız Tanrı’yla hiç iyi değildi ama ben onun beni anlayabileceğini düşünüyordum benim onu anladığım kadar. Ben onun otoritesine koşulsuz boyun eğen hakiki çocuklarından birisi olamadım hiç. Belki O’nunla konuşurken nasıl bir dil kullanacağımı da pek bilemediğimden babasının varlığından değil de kızdığında gazabından korkan bir çocuk gibi hep biraz ürktüm O’ndan. Onu herkesten farklı algıladım ben. O’nu yeterince sevmediğimiz de küsebilen kırılgan bir çocuk, günah işlediğimizde cezalandıran kibirli bir öğretmen, acı çektiğimizde üzülen bir anne, korktuğunda çocuğunu terk eden bencil bir baba, içimizdeki kötülüğü çıkarmaya muktedir bir zalim, başkasına teslimiyetimizi hissettiğinde kıskanç bir sevgili hatta bazen adalet duygusunu yitirmiş acımasız bir düşman gibi davranan, yarı insan görünümünde çok tuhaf bir varlık olduğuna inandım hep.

Fyodor aklında bu düşünceler ile Godric's Hollow’un ihtişamlı mabedinin arka sıralarından birinde oturuyordu. Sanki bilinmedik bir rüzgâr büyücüyü buralara kadar savurmuştu. Hayatının anlamı aradığı bu yolculukta Fyodor giderek anlamsızlığın içinde kaybolmaya başlamıştı ve günler geçtikçe oradan oraya sürüklenir olmuştu. Belli bir gayesi yoktu büyücünün, sadece hayatın iliğini emmekle ve kendisi için ayrılan anı yaşamakla meşguldü. İngiltere’ye geldiği günden beri gürültü dolu şehirlerin arasından kaçıp birazcık huzura erebilmek için bu sakin kasabaya kendini atmıştı ve Godric's Hollow’un ölüm sessizliği içinde bir çan sesi duymak büyücünün ilgisini çekmişti. Belki de yıllardır özlemi duyduğu şefkat yuvasına, huzurun en bol bulunduğu topraklara kendiliğinden gelivermişti. Kim bilirdi, Tanrı’nı işine akıl sır mı ererdi?

Ethan Jose Kilise’nin vardığında temkinli adımlarla içeriye adımı atmıştı ne de olsa bir düşmanın evine izinsiz olarak giriyordu. Teknik olarak başkalarının evine izinsiz girmeye alıştı fakat her şeyi görüp her şeye gücü yeten biri karşısında bu iş epeyce zorlaşıyordu. Bu düşünceler arasında büyücünün zihninde ise pis bakışları kendisini gizlice izleyen huysuz bir ihtiyar beliriverdi. İşte dedi kendi kendine senin de ondan hiçbir farkın yok! Kilisenin arka sıralarından birine oturarak bu düşüncelerle boğuştu ve cevaplarını aradığı nice sorulara yenilerini ekledi.

Ethan Jose Kilisesi’nde klasik bir Çarşamba gecesi yaşanmaktaydı. İçeride Tanrı’ya gönülden bağlı az sayıda insan tüm içtenlikleri ile çocuk saflığında dua ediyorlardı. Fyodor arada sırada öne doğru eğilmiş olan başını kaldırıp bu insanlara bakıyor ve onları anlamaya, yaptıklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Kimi zaman gözleri kilisenin ışıltılı gravürlerine takılıyordu; İsa ile Meryem Ana’nın gülümseyen yüzlerine bakıyor ve yüzünde alaycı bir tebessüm yayılıyordu büyücünün. Belki de içindeki sonsuz güce güvenerek kafa tutuyordu tüm bu kutsal varlıklara. Fyodor bu gücün bilincindeydi ve bu güç sayesinde anlamsız hayat yolculuğunda kimseye ihtiyaç duymadan kimseye bağlı kalmadan yaşamayı başarmıştı. Ne Tanrı’ya bağlanmıştı ne de Tanrı’nın yarattığı onlarca güzelliklerinden birine.

Bu sırada kilisenin büyük ve Rönensans dönemi desenleriyle işlenmiş kahverengi kapısı hafif bir ses çıkararak açılmıştı. Fyodor kapıya çok yakın olan arka sıralardan birisinde olmasına rağmen bu gıcırtıya aldırış etmedi ama kapının açılmasıyla beraber içeriye dolan hafif bir esintinin tenini okşaması gerçekten çok hoşuna gitmişti. Esinti ile beraber güçlü bir parfüm kokusunu kilisenin içine yayılmaya başlamıştı. Büyücü bu kokuyu hissedince bir an için gözlerini kapadı ve kendisini İtalya’nın manolya çiçekleri ile dolu bahçelerinden birindeymiş gibi hissetti. Sanki elleri ile çiçekleri okşayarak büyükçe bir manolya bahçesinin arasında yürüyor gibiydi. Öylesine hoş bir kokuydu ki… Hissedenleri kendisine çağırıyordu adeta. Fyodor gözlerini kapattı ve birkaç dakika boyunca kokuyu hissetmeyi sürdürdü. Gözlerinin tekrar açtığında ise siyahlar içine bürünmüş zarif bir kadının hemen yakınından geçtiğini fark etti. Üzerindeki uzun siyah elbisesi ve ellerindeki siyah eldivenleri ile asil bir giyim tarzına sahipti bu gizemli kadın. Eşarbının uçlarından sarkan saçları kilisesinin loş ışığında bile parıldayacak açık kumral bir renge sahipti. Büyücü, Tanrı’nın mabedinde böylesi bir güzellikle karşılaşmayı beklemiyordu ve hemen birkaç sıra ötesine kendisine göre çapraz konumda oturmuş bu kadını dikkatle seyretmeye başladı. Yüzü bir melek beyazlığına sahipti, çevresine yaydığı koku ise bir türlü inanamadığı Tanrı’nın cennetdeki eşsiz kokularına benziyordu. Her şeyden öte bu kokuda ruhunu okşayan mistik bir gizem sezmişti Fyodor ve sanki bu gizem ona oldukça tanıdık geliyordu. Hafızanın karanlık bir köşesinde bu kokuyu, bu beyaz teni tanıyor gibiydi. Belki de Tanrı böyle hissetmesine neden oluyordu. Aklından bir anda Tanrı’ya karşı olan nefreti uçup gitmişti ve düşüncelerin puslu dünyasında artık sadece tek bir şeyi merak ediyordu: Kimdi bu güzeller güzeli melek yüzlü kadın?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
R. April Salvadore
Hufflepuff V. Sınıf
Hufflepuff V. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 39
Kayıt tarihi : 14/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
100/100  (100/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Cennet Kokusu   Perş. Haz. 09, 2011 2:42 pm

Yalnızlığı seçmişti bu gece. Yalnız bırakıldığından değil, Rui’de onunla beraber olmak istemişti ama bu matem gecesini tek başına yaşamanın daha asil bir davranış olduğunu düşünüyordu. Ondan hiç tanımadığı ve asla tanıma imkanına sahip olamayacağı bir adamın yasını tutmasını istemek bencillik gibi görünüyordu Alyssandra’ya. Gecesini geçirecek daha faydalı uğraşları olduğuna emindi. Üstelik babasını o bile doğru düzgün tanıyamamışken... Silik anılardan ibaret puslu bir hayalden başka bir şey değildi zihnindeki baba figürü ve yıllar geçtikçe daha da silikleşmişti sanki. Belki fotoğrafları olmasa unutmuş olurdu şimdiye kadar. Komik. Çocukken korktuğu, hiç var olmayan canavarlar bile babasından daha canlıydı zihninde. Beyninin savunma mekanizmasının bu olduğunu düşünüyordu; varlığını unut ki yokluğunun senin için bir anlamı olmasın. Eğer amacı buysa, gerçekten iyi çalışan bir beyne sahipti.


Bu gece bir ölüm yıl dönümü değildi; son savaşın başladığı tarih bile değildi aslında. Sadece babasının doğum günüydü. Birkaç yıldır –özgürlüğünü eline aldığından beri- adet haline getirmişti bunu. Anne ve babasının doğum günlerinde de kiliseye giderdi. Niyeti onlar için dua etmek ya da onlarla konuşmak değildi, bunu hep saçma bulmuştu zaten. Ruhlarla konuşmak sadece canlı ruhunu zedelerdi ve cevapsız kalacağını bile bile konuşmak delilikten çok da farklı görünmüyordu gözüne. Hayır, niyeti sadece kutsal babasına sığınmaktı. Tek ve mutlak yaratıcı, ebeveynlerinden daha yakın geliyordu Alyssandra’ya. Ebeveynleri henüz küçük bir çocukken terk edip gitmişlerdi onu, ama tanrısı hep yanındaydı. Zaman zaman öfkelenmeyi denemişti ona, ama hayatının bir dönemini yanlarında geçirdiği koruyucu ailesi izin vermemişlerdi isyankar tavırlar benimsemesine. Dindar bir çifttiler ve hep aynı evrende dönüyordu cümleleri “Tanrı, sevdiklerini en önce yanına alır.” Çocuktu o zamanlar ve sorgulamadan benimsemişti bu düsturu. Öylesine içine işlemişti ki, şimdi bile sorgulamak gelmiyordu aklına. Belki de yıllardır sığındığı tek varlığı sorularla vasıfsız hale getirmekten korkuyordu, kim bilir? Tanrı’nın kolları sıcak ve güvenliydi, zaman zaman Rui’nin kollarından bile sıcak.


Ruhundaki kasvet havaya da yansımıştı sanki. Ay yoktu bu gece, yıldızlar da yoktu. Sadece karanlık ve arada bir esen sert rüzgar. Duvarın dibinde durmuş önündeki tuğladan döşenmiş kiliseye bakıyordu sakince. Acelesi yoktu, tek randevusu tanrısıylaydı ve tanrının çok vakti vardı.


Derin bir soluk alıp parmak uçlarında yürüdü kiliseye. Kapalı kapıyı açtığında gülümsemekten alamadı kendisini. Tanrının evi de kolları kadar sıcaktı. İçeride eğilmiş dua eden birkaç baş mumların loş ışıltısında sanki oraya özenle oturtulmuş heykeller gibi görünüyorlardı. Sessizlik öyle yoğundu ki, elini uzatsa tutabilecekmiş gibi bir hisse kapılmıştı. Ellerinin üzerine kapanmış bu başların neler diliyor olabileceğini düşündü, eğer çarşamba gecesi, hem de bu saatte kilisedeyseler gerçekten umutsuz olmalıydılar ya da umarsızca bağnaz. Peki ya kendisi hangi kategorideydi?


Tüm ciddiyetiyle yıllardır üzerine defalarca oturulmaktan aşınmış bir sıraya oturup yukarıdaki İsa gravürüne baktı. Aydınlanmasını sağlayacak yeterince ışık yokken son derece karanlık ve ürkütücü görünüyordu. Gözlerini neredeyse ondan kaçırarak –loş ışıkta son derece canlı görünüyordu gözleri- başını eğdi. Aradan geçen onca dakikaya rağmen toparlanamamış düşünceler ve puslu anılardan başka hiçbir şeyi yoktu tanrıya verecek. Kelimelere dökülemeyecek kadar soyuttu her şey. Ama tanrı anlardı, duyardı.


Hiçbir şey yapmamış olmasına rağmen bu katı sessizliğin içinde oturmak dinginlik sağlamıştı. Şimdi içeriye girerken olduğundan daha huzurlu, daha rahattı. Son defa karşısındaki gravüre baktı canlı yeşil gözleriyle. İstavroz çıkartıp ayağa kalktı sakince. Geldiği kadar sakin eve dönmeyi ve gecesinin geri kalanında Rui’yle güzel vakit geçirmeyi planlıyordu. Ama kapının hemen yanında oturan adama takıldı gözleri. Bakışlarını kaçırma gereksinimi bile duymadan bakıyordu Alyssandra’ya. Fütursuz bir kendine güven seziliyordu gözlerinde. Duraksadı. Son derece tanıdıktı. Daha birkaç gün önce fotoğrafı eline geçmiş olmasa tanır mıydı acaba onu? Birbirlerini en son gördüklerinde bebeksi yüzünde sakalları yoktu henüz, saçları kısaydı ve yüzünde daha az kırışıklık vardı o zamanlar. Fyodor… Belge eline ilk geçtiğinde ne dilediğini çok iyi biliyordu: “Lütfen onu ben bulmayayım.” Ama tanrı bu dileğini duymak istememişti demek ki. Hiç beklemediği bir anda, beklemediği bir zamanda karşısına çıkıvermişti. Bir köy kilisesinin karanlık bir köşesinde Fyodor gibi bir adamı görmek son derece sıra dışı ve yakışıksızdı.


Yüzünü görür görmez alt üst olmuştu. Soğukkanlı duruşunun altında kalbi deli gibi çarpıyordu. Bir an onu görmezden gelip yoluna devam etmek geldi içinden, ama sonra yapması gereken bir işi olduğunu hatırladı. Hem kalbini ondan koparalı çok olmuştu, etkilenmemesi gerekiyordu; ama o zaman niye kalbi böylesine şiddetle atıyordu?


Tepkisiz kaldığı bir iki saniyeden sonra hafif bir gülümseme oturttu yüzüne ve genç adamın önündeki sıraya oturdu. Saçlarını özgür bırakmıştı şimdi ve mum ışığı yüzüne vururken daha net seçiliyordu hatları. “Merhaba Fyodor. Görüşmeyeli çok uzun zaman olmuştu.” Elini uzattı adama ve resmi bir tokalaşmanın ardından fısıltıyla devam etti. “Kaderin cilvesi denmez de ne denir buna? Yıllarca görüşme ve sonra küçük bir köy kilisesinde karşılaş, hayat gerçekten tesadüflerle dolu” Tavrı eski bir arkadaşla karşılaşmış gibiydi belki ama Fyodor eski bir arkadaş değildi Alyssandra için. Eski okul arkadaşından çok çok öteydi; ilk aşktı, dokunduğu ilk erkekti. İlk aşkın izi kalırmış kalpte; şimdi görüyordu kaldığını. Fyodor çok derin bir iz bırakmıştı Alyssandra’da. “Birbirimizden haber alamadığımız yıllarda Tanrı’yla aranı düzelttin ha? Eskiden kiliseleri sevmezdin, şimdiyse pazar günü olamamasına rağmen seni burada görmek şaşırttı beni.” Tüm kırgınlıklarını ve öfkesini bir tarafa bırakıp işini yapmaya çalışıyordu ama çok zorlanacağını daha şimdiden görebiliyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Fyodor Nicolai Petrenko
Kaçak
Kaçak
avatar

Mesaj Sayısı : 15
Doğum tarihi : 11/04/91
Yaş : 26
Mücadele Tarafı : Yerimi bilmem, bilmem ne taraftayım Sesimi duymam ne zamandır Araftayım!
Sihirsel Soy : Safkan
Kayıt tarihi : 31/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
75/100  (75/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Cennet Kokusu   Cuma Haz. 10, 2011 2:59 pm

Uzak diyarlarının bembeyaz tenli buz prensesine benziyordu o muhteşem çehresi. Her şeyi ile Tanrı tarafından kullara sunulmuş bir hediye gibiydi sanki bakışları. Nedeni hiç bilemediği halde, onun yanında oturduğu andan itibaren aklının berraklaştığı hissine kapıldı bir an için büyücü. Benliğinden arınmıştı onun gözlerine baktığı bir kısa zaman diliminde. Duyguları coşturan mistik kokusu sanki Tanrı’nın şefkatli bir daveti gibiydi. Fyodor belki de yıllardır düşman bildiği Tanrı’ya ilk defa bu kadar yakın hissediyordu kendisini. İçindeki şeytanların güçlü çığlıklarına inat onun her dudak kıpırdayışı ile beraber bir adım daha atıyordu Tanrı’ya doğru. Her şeyi ile kendisi olmaktan çıkıvermişti bir anda. Ne kötülüğe çalışan pis bir zihni vardı ne de günahlardan dolayı kararmış bir kalbi. Her şeyin bembeyaz olduğu ütopik bir ülkedeydi sanki ve koskoca bir dünya bir çift gözde gizlenmişti. Yıllardır aradığı kendi yolunu bu güzelliğin derinliklerinde, onun sımsıcak kalbinde ve içten dualarında bulabileceğine öylesine gönülden inanmıştı ki.

Birkaç dakika içinde gizemli kadın büyücünün yanına yanaşmaya başlamıştı ve o an Fyodor biraz olsun bu mucizeden korkmaya başlamıştı. Artık cadının çehresi ve bakışları çok yakındı. Billur gözleri büyücüye kara gölün o eşsiz manzarasını hatırlatıyordu. O eşsiz manzaranın içinde ilk defa mutluluk şarabını tattığı vakitleri anımsıyordu. O vakitlerde yalnız değildi, güzeller güzeli Alyssandra’sı ile beraberdi. Şimdi ise karşısında durmakta olan kadın bir vakitler sadece Fyodor’a ait olan, büyücünün dünyasını anlamlandıran eski aşkından başkası değildi. Kiliseye adımını ilk attığı andan beri cadının etkisi altına girmesi büyücüye şu an itibari ile doğal gelmeye başlamıştı zira uzun bir zaman önce de bu etki büyücüyü sarmalamıştı. Her şey artık bu kasvetli mabette gözüne daha tanıdık daha cana yakın gözükmeye başlamıştı. Tıpkı gencecik birer aşık iken el ele tutuşup saatlerce yürüdükleri Hogsamade sokaklarının kafasında canlanması misali her şey büyücünün gözünde daha berraklaşmıştı. Cadının meraklı gözlerle sorduğu sorulara şaşkınlıktan olsa gerek büyücü hemencecik cevap verememişti. Konuşması tıpkı geçmiş zamanlardaki gibi capcanlıydı ve insanı kendisine çeken bir güce sahipti. Fakat Alyssandra dinlemekte oldukça zorlanıyordu büyücü, onun yanında bulunması ve şu an ona tekrar dokunabilecek yakınlıkta olması tüm dikkatini alıp götürüyordu uzaklara. Yakaza aleminde gibi hissediyordu kendini ve bembeyaz bulutların arasına yükselmiş bir halde iken bir tek cadıyı görebiliyor, yalnız onu hissedebiliyordu.

Uzun zaman sonra bu kadar yoğun duygular hissetmesi büyücüyü yormuştu aslında. Tanrı’nın evinde bir isyankârın böylesi tertemiz duygular hissetmesi alışılagelmiş bir durum değildi elbette. Fyodor için mekân ve zaman kavramları onu gördüğü ilk andan itibaren kaybolmuştu zaten. Fakat içindeki saf duygularının ilk heyecanı kısacık bir zaman diliminde yatışmaya başlamıştı. İçindeki aniden körüklenen ateş tıpkı geldiği gibi sönüyordu ve yokolan her ateş parçası ile birlikte Fyodor’un gözlerinde korkunç bir resim canlanıyordu: En derin kuyulardan birine düşmüş bir şekilde hissetmişti kendini büyücü. Çaresizdi ve ilk defa gücünün sınırları olduğunu, kalbine söz geçiremeyeceğini anlamıştı. Kuyunun başında ise Tanrı ona bakıyor, adeta onunla alay ediyordu. Tanrı’nın kahkahaları zifiri karanlık olan kuyunun içinde yankılıyor ve her kahkaha büyücü ızdıraplar içinde bırakıyordu. Tanrı kendi evinde geçmiş zamanlardan bulup karşına çıkarttığı bu güzeller güzeli kız sayesinde Fyodorla küçük bir oyuna girmiş gibiydi. Büyücü ise bu oyunun baştan kaybedeni gibiydi, ne de olsa dikkatini ve tüm enerjisini bu melek yüzlü kadın alıp götürmüştü.

Bu kötü hayalin ardından büyücü kendine gelebildi, ne de olsa Tanrı’ya güçlü olanın ve olayları kontrol altına alabilenin kim olduğunu gösterme vaktiydi. Hayal dünyasında bu kadar olayı aynı anda yaşamasına rağmen cadının konuşmasını ardından henüz birkaç saniye geçmişti. Düşünceleri topladı ve konuşmaya başladı. ‘‘ Kader ha Alyssandra, seni karşıma çıkartan kader… Tanrı tarafından insanlara zorla inandırılan bir oyundan ibaret kader. Çıkmaz ve dolambaçlı yollarında her gün binlerce insanın kaybolduğu sisli bir ülke gibi. Aslında sana baktıkça Alyssandra, tam olarak karar da veremiyorum. Acaba hepimizin bir kaderi mi var yoksa tesadüfen bir rüzgâra kapılmış oradan oraya savruluyor muyuz? Sanırım her ikisi de doğru. Belki de her ikisi de aynı anda gerçekleşiyor. ‘‘ Bu uzun cümlelerin ardından büyücü bir süre duraksadı ve başını öne eğip gözlerini cadından çekti. Oldukça düşünceliydi, bir yanı ona sarılıp tekrar ona dokunmak isterken bir yanı bunu Tanrı tarafından kendisine oynanan uzak durması gereken bir oyun olduğunu düşünüyordu.

Tekrar bakışlarını cadıya çevirdiğinde onun da gözlerinde gizlenmiş olan şaşkınlığı görebildi Fyodor. Uzak durmalıydı tüm gücüyle kendisini ona doğru çeken bakışlardan. Ne de olsa artık o gençliklerin masumiyeti kalmamıştı üzerlerinde. Bir süre durdu ve sırf ortalıktaki o sinir bozan sessizlik dağılın diye konuşmaya başladı. ‘‘ Ben yolumu kaybetmiş biri olarak oradan oraya sürüklenirim ve bugünkü durağımda ezeli düşmanım Tanrı’nın evi oldu. Ne de olsa düşmanlar birbirlerinin evine izinsiz olarak girerler değil mi? Asıl merak ettiğim ise senin ne işin var burada, bu küçük kokuşmuş mabette ve hala o güzel bakışların ile karşımda? ’’
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
R. April Salvadore
Hufflepuff V. Sınıf
Hufflepuff V. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 39
Kayıt tarihi : 14/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
100/100  (100/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Cennet Kokusu   Paz Haz. 12, 2011 2:05 am

Geçmişe dair bir parıltı arıyordu adamın gözlerinde. Çünkü kendisi o günlerin mutluluğunu şimdi de yaşıyormuş gibi canlı görüyordu her şeyi. Sakin bir bahar günü, göl kenarında teklifsizce gelip yanına oturan arsız çocuğun teki olarak görmüştü onu ama sonra… Sonra o gün gördüğünden çok fazlası olduğunu fark etmişti Fyodor’un. Slytherin’lerin aslında o kadar da kötü olmadığını ve zaman zaman yaramazlık yapmanın da eğlenceli olabileceğini görmüştü onunla; tabi bir de aşkın ve sevginin neye benzediğini. Aslında Fyodor onu büyüten adamdı, yetişkinliğe attığı ilk adımdı ve belki de Ruidoso’yla bu denli iyi anlaşabiliyor olmasını sağlayan da Fyodor’du. Bir erkeğin bedenini, duygusal dünyasını, beynini onun sayesinde tanımıştı. İlk defa onunla öpüşmüştü –henüz küçük bir çocukken komşularının oğlunu sıkıştırıp öpmesi sayılmazsa tabi-, ilk defa onun yüzünden dersleri asmıştı, uzun gece yürüyüşleri onunla güzeldi ve daha nice ilki onunla yaşamıştı. Belki de bu yüzden böylesine sarsmıştı onu görmek; baskıladığı anıları gün yüzüne çıkıvermişti birden bire. Üstelik ayrıldıklarında da ne sevgisinde, ne de aşkında zerrece azalma vardı. Fyodor’un arkadaş çevresi ve yaptıkları çizginin dışına her zamankinden fazla çıkmaya başladığında ailesinin anısına hakaret etmek istemediğinden ayırmışlardı yollarını ve sonrası büyük bir boşluktu Alyssandra için. Onun yaşamının geldiği noktayı gördüğünde doğru kararı vermiş olduğunu bir defa daha görmüştü, ama yine de bir çift mavi göz tüm anıları uyandırabiliyordu demek ki. Oysa şimdi Ruidoso’yla mutluydu, onu seviyordu. Üstelik Rui’yle vakit geçirmek de bir zamanlar Fyodor’la vakit geçirdiği zamanlardaki kadar kolaydı. Başka bir adamı tanımak zor gelmişti başta. Başka bir koku, başka bir ten, başka bir ses ve başka bir dünya… Şimdiyse onu tanıdığı için memnundu ve sevgisi vicdan azabına neden oluyordu. Onu bu kadar çok severken nasıl olurdu da Fyodor aklını karıştırabilirdi?

Fyodor’un bir rüyadan uyanırmış gibi silkelenerek başladığı konuşmasını dinlerken cümlesinin içeriğinden çok mimikleriyle ilgileniyordu. Seherbaz olarak çalışmaya başladığı günden bu güne dek onlarca suç, onlarca mimik görmüştü ve artık az çok ayırt edebiliyordu doğru ve yanlışı. Fyodor’da bir maske göremiyordu, oysa bir kanun kaçağı her an maskeyle dolaşırdı. Kafası mı karışıktı, yoksa kaçmaktan mı yorulmuştu artık? “Yorgun görünüyorsun Fyodor. İsyankar bir adam değildin sen, hırpalanmış görünüyorsun ya da ben yanılıyorum. Büyümüşüz, yüzlerimizde yirmilerin çizgileri oluşmuş ve sanırım karakterlerimiz değişmiş.” Dudakları hafif bir gülümsemeyle kıvrıldı ama gözlerine yansımayan bir gülücüktü bu. “Tanrı zorlamaz, insanlar zorunda hisseder sadece. O kendisi için doğru olanı gösterir; inanıp inanmamak özgür iradene kalmıştır ve sen inanmamayı seçenlerdensin. Oysa tanrı hepimizi kucaklamıştı, keşke sen de ona sarılabilseydin.” Fyodor’un eskiden beri ilahi şeylere alayla yaklaştığını biliyordu. Kutsal öznelerle böylesine rahatça alay edebilmesi beraber oldukları yıllardı endişelendirirdi Alyssandra’yı; öldükten sonra beraber olamayacaklarından korkardı. Şimdi de korkmuştu ama beraber olmamaktan değildi endişesi, kaybolmuş bir ruha yardım edememiş olmak korkutmuştu genç kadını. Gözlerini ayırmaksızın Fyodor’un hareketlerini takip ediyordu, aslında bunu kilisenin içinde değil de dışarıda tartışmayı tercih ederdi ama bu kutsal mabet son derece güvenli görünüyordu gözüne. Zaten kilisede olan bir iki kişi de öyle dalmışlardı ki kendi dünyalarına kimsenin onları umursadığı yoktu.

Adamın bakışları tekrar üzerine döndüğünde de kaçırmadı gözlerini. Göz teması kurmayı severdi, üstelik göz teması karşıdakine güven verirdi. Duygularını bir tarafa bırakıp görevinin gerekliliğini yapmak için zemin hazırlamak istiyordu aslında; belki ağzından kaçacak küçük bir itiraf veya ufak bir zaaf anı… Ama akılcı davranamıyordu ona bakarken, zayıflatmaya çalıştığı adam tarafından acizleştiriliyordu. Tanrıya karşı hakaret içeren cümleleri duygusuz gülümsemesinin biraz daha yüzüne yayılmasına neden olmuştu. “Babamı ziyarete geldim. Biyolojik babamın doğum günü bugün ve onun adına Tanrı’yla konuşmam gerektiğini düşündüm. Kilise benim için yeni bir olgu değil Fyodor, Hogwarts’tan sonra hayatımda önemli bir unsur haline geldi. Başım sıkışırsa kiliseye giderim, sevinirsem kiliseye giderim ve üzülürsem de kiliseye giderim. Var olan tek ebeveynim burada.” Bakışları kilisenin tavanına doğru kaydı konuşurken, sanki tanrının varlığının orada olduğunu göstermek ister gibiydi. “Neden senin karşında olduğuma gelince, bu soruyu ben sana sormalıyım. Her zaman geldiğim kilisede, düşmanının evinde sen karşıma çıktın ve ben de eski bir arkadaşın yanından öylesine geçip gitmek istemedim. Yoksa seni görmememi mi tercih ederdin?” Tek kaşı kalkmıştı ona bakarken ve yüzündeki ifade eğleniyormuş gibiydi. “Bu gece buraya gelen insanların çoğu günahkar olduklarını düşündükleri için geldiler; düşünüyorum da ya çok umutsuz olmalısın, ya öfkeni boşaltacak birisini arayıp kendi evinde tanrıyla kavga etmeye geldin ya da affedilmek istiyorsun ama bunu itiraf etmekten korkuyorsun. Yıllardır nefret ettiğine inandığın bir güce güven duymak, onu sevebilmek cesaret ister. Belki de rüzgarın sürüklemesiyle değil de kaderinin peşinden koşarak gelmişsindir buraya ha, ne dersin?”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Cennet Kokusu   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Cennet Kokusu
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Cennetin Katları

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Phoenix ! ~ Harry Potter Rpg :: ||| Büyücü Dünyası :: Büyücü Köyleri :: Godric's Hollow :: Ethan Jose Kilisesi-
Buraya geçin: